Sophia-will-you-marry-me

Sophia, will you marry me?

Burada esasında bizim bildiğimiz; ünlü yönetmen Carlo Ponti ile evlenen ve karizmatik aktör Cary Grant ile aşk dedikodularının zamanında manşetleri süslediği, yakınlarda 80. yaş gününü kutlayan Sophia Loren’den bahsetmiyoruz… 24 Kasım 2017’de Suudi Arabistan tarafından vatandaşlığa kabul edilen, yılların emekleri sonunda Hanson Robotics tarafından geliştirilen, ilk insansı robot Sophia’dan bahsediyoruz.

2016 Yılında Davos’ta Business World Forum’da yayınlanan araştırmaya göre; dünyada liderlerde ve çalışanlarda aranan yetkinlikleri sıralandığında, 1. sırada “kompleks problem çözebilme kapasitesi”, 10. sırada ise “yaratıcılık” geliyordu. Aynı raporun 2020 için ortaya koyduğu öngörü ise oldukça çarpıcı bir şekilde önümüzde duruyor; beklendiği gibi kritik problem çözebilme yeteneği gene ilk sırada iken, yaratıcılık 3. sıraya yükseliyor ve esas çarpıcı nokta ile 6. sırada karşılaşıyoruz: Duygusal Zeka!

Endüstri 4.0, dijital dönüşüm, AI – Yapay Zeka’dan bahsettiğimiz son yıllarda, Coleman ve Richard Boyatzis tarafından 1995’lerde gündeme gelen EQ, 22 yıl sonra tekrar ve bu sefer kalıcı olmak üzere geri dönmüş gibi görünüyor.

2013 yılında büyük umutlarla Google tarafından alınan ve Haziran 2017 yılında Japon’lara satılan ünlü robot firması Boston Dynamics’in 2016 yılında yayımladığı, şirket çalışanının bir buz hokeyi sopası ile Atlas adı verilmiş robotun yerden kaldırmaya çalıştığı kutuya vurarak defalarca düşürmesi ve kutuyu yerde sürükleyerek robotu zorlaması, hatta sırtından sopa ile iterek yere düşürme videosu, sebep olabileceği toplumsal algı açısından Google’ı oldukça rahatsız etmiş ve Google – Boston Dynamics evliliğinin sonu olmuştu.

Burada esas dikkat etmeye ihtiyaç duyduğumuz konu bir insan olarak bizi birçok türden ayıran “Duygu” alanımız ve bu alandaki en önemli kapasitelerimizden olan empati yeteneği… Farkında olmadan kendimizi belki bugün değil, ancak gelecek on yıl içerisinde insansı robotlarla bir arada yaşarken bulacağımız göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçek. İnsanlık olarak 2040-2050 gibi yıllarda, hava taşımacılığı dahil birçok alanda, drone’larla, insansı robotlarla ve robotların farklı formları ile karşılaşacağız.

İnsanlar olarak; duygu ihtiva etmeyen iletişimler kurmak konusunda zorlanacağımız ve belki de fiziksel olarak orijinaline yani bize benzeyen makinalarla bazen de zihnimizin karışacağı durumlarla karşılaşacağız.

Bu gibi durumlarda, gerek kendimizi gerekse karşımızdaki insan ya da “insan görünümlü makina”nın bize olan etkisini ayrıştırmaya, kendi duygularımızı ve çevremizdeki kişilerin duygularını daha iyi algılamaya ve ayrıştırmaya ihtiyacımız var.

Forbes‘un bu yıl yapmış olduğu araştırma, önümüzdeki üç yıl içerisinde iş gücünün %50’sini Millennials’ların oluşturacağını gösteriyor. Bu araştırma, koçluk desteğini talep eden jenerasyon olarak bilinen bu dalganın, iş dünyasından olan talepleri ve yukarıda bahsettiğimiz orta vadede gelecek son beş yılda en hızlı yükselen Koçluk mesleğinin ivmesini ve büyümesini önümüzdeki yıllarda da sürdüreceğini garanti ediyor. Ancak buradaki hayati soru şu: Kendini koç olarak tanımlayan herkes gerçekten bu yetkinliklere sahip mi? Bu alanda uluslararası bir eğitimden içeriğinden geçmiş mi? Ve belki de en önemlisi; kendini geliştirmek için elle tutulan ne tür faaliyetler gösteriyor? Uluslararası standartlarda bir akreditasyonu var mı ve bunu belgeleyebiliyor mu?

Hepimiz için sadece zihinsel değil bütünsel olarak büyüdüğümüz ve geliştiğimiz bir yaşam olmasını diliyorum.

Saygı ve Minnettarlığımla,

Sami Bugay

Master Certified Coach MCC – International Coach Federation

NCC – Certified Ontological Coach

Çalışma-Yüzeyi-1

Korku Balonunu Patlat – Hey Girl Dergisi Eylül 2018

İçinde durmadan büyüyen korkularını küçücük yapmaya, hatta yok etmeye ne dersin? Haydi o zaman, patlatalım şu korku balonunu!

“ÖĞRETMENLE KONUŞMAYA ÇEKİNİYORUM”

Bazen öğretmenlerle iletişim kurmaktan çekinebilirsin. Hatta kimi zaman dilin bile tutulabilir! Sana bir soru yönelttiğinde tüm vücudun titremeye başlar. Halbuki aklındakileri sorabilsen ya da çekinmeden konuşabilsen gerçektende rahat edeceksin.

YAP

Eğer sen bu şekilde sus pus oturmaya devam edersen, ne kadar zeki ve çalışkan bir kız olduğunu öğretmenine nasıl ispatlayacaksın? Düşünsene, bütün bilgiler sende ama sen onunla konuşamadığın için o senin hiçbir şey bilmediğini düşünüyor! Çünkü seni bir türlü keşfedemiyor. Yan sıranda oturan ve derslere çalışmamasına rağmen sırf öğretmenle arası iyi olduğu için yüksek alan Ayşegül’den neyin eksik?

UZMAN GÖRÜŞÜ

KA Danışmanlık- Liderlik ve Takım Koçu, Eğitmen F. Eser Ömeroğlu bu konuyu şöyle ele alıyor: “Karşılıklı iletişimde “Dinleme” her iki tarafın da kendini ifade etmesinde rahatlık ve güven ortamı sağlar. Tam olarak dinlendiğine emin olan öğrenci öğretmeniyle iletişime geçmekten çekinmez. Daha doğal, akışta bir iletişim sağlar. Güven ortamı oluştuğu zaman anlaşıldığını hisseden öğrencinin özgüveni ve özsaygısı artar. Çekingenliği ortadan kalkar. Aktif bir öğrenci olur. Gerçekte dinleme söyleneninde arkasındakini duymaktır.”

MOTİVE OL

“Kıyıyı gözden kaybetme cesaretiniz olmadıkça, okyanusa asla geçemezsiniz.”  – Christopher Columbus

“YA ARKADAŞIM OLMAZSA”

Daha okula başlamadın ama korkmaya başladın. Ya arkadaşın olmazsa? Okulda yalnız kalacağına inanıyor, arkadaş bulamayacağını düşünüp uykularını kaçırıyorsun. Sence bu mümkün mü? ????

YAP

Önce bir sınıfına git; etrafı kolaçan et. Bak bakalım kim var kim yok? Kimin tarzı sana uyuyor. Kiminle hiç konuşasın gelmiyor… Emin ol, mevcudu en az 30 kişi olan bir sınıfta kendine uygun biriyle yakınlaşmaman mümkün değil! “Etrafa hiç bakmam, kimseyle de selamlaşmam” desen bile sıra arkadaşın olmak zorunda ve sen onunla konuşup arkadaş olmak zorundasın:) Okulun ilk günü herkesle kanka olmayı da düşünme. Daha belki de yıllarca, her gün okula gidecek ve aynı kişileri göreceksin. Bugün biriyle konuşmazsan, yarın mutlaka konuşursun. Emin ol:) Unutmadan, sırf arkadaş olabilmek için de popüler kitleler arasında kaybolma. Sen her zaman kendin ol! Seni sevenler seni zaten bulacaktır.

UZMAN GÖRÜŞÜ

  1. Eser Ömeroğlu: “Geçmişte arkadaşlarınızla yaşadığınız bir tartışma, sosyal ortamımızda ya da okul ortamında utanç duyacağınız bir deneyim yaşamak; reddedilme duygusu, uyum sağlayamama, görünür olmaktan kaçınma, koridorda kalabalık içinde yürümekten kaçınma, iletişim kuramama, kendine güven duygusunda azalma gibi istenmeyen sonuçlar olarak karşımıza çıkabilir. Yaşanılan bu deneyim sonrası hissettiklerimiz toprağa ekilen bir tohum gibi bilinç altında yerini alır. İnançlarımız değerlerimizi etkiler, değerlerimiz farklı duygularımızı düşüncelerle şekillendirebilir. Ve tüm bu inanç-değer-duygu-düşünce basamaklarının doğal sonucu olarak davranışlarımız oluşur. Su yüzüne çıkan bu davranışlar bizi eyleme geçirir ve bazı sonuçlarla baş başa kalırız.”

MOTİVE OL

“Sadece akademisyenler için okula gitmiyorum. Fikirleri paylaşmak, öğrenme konusunda tutkulu insanlar etrafında olmak istedim.” – Emma Watson

“BAŞARISIZ OLURSAM…”

Hayatımızın her alanında zaman zaman korkularımızla yüzleşebiliriz. Burada önemli olan bizim korkuyu nasıl tanımladığımızdır. Örneğin, sürekli yargılanan, eleştirilen biriysen özgüvenin zedelenebilir. Ya da okulda yaptığın bir proje sunumda iyi performans sergilemediğinde olumsuz geri bildirim ve ağır eleştiri almak daha sonra böyle bir aktiviteye katılmaktan kaçınmana sebep olabilir. Böyle bir deneyimi tekrar yaşamak istemezsin.

YAP

Sana tek bir şey söyleyeceğiz! Bu hayatta yaptıklarından değil, yapmadıklarından pişman olursun ????

UZMAN GÖRÜŞÜ

  1. Eser Ömeroğlu: “Aslında başarısızlık başarılı olabilmeniz için bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirmeyi bilen öğrenci her zaman yaşıtlarından bir adım önde olur. Ne deneyimledim diye geriye dönüp baktığında bir sonraki denemeler için daha düzenli çalışmana, riskleri daha kolay fark etmene, enerjini doğru bir şekilde kullanmanı sağlayabilir. Yani seni aktif bir hale getirir. Bunun tam tersi de olabilir tabii ki. Başarısız oldukça bu korku eyleme geçmeni engeller.
  • Bu durumla karşılaştığında öncelikle yapman gereken şey, başarı hikayeleri olan kişilerin bu hikayelerinde başarılarını kanıtlama noktasına gelene kadar ne kadar başarısız olduklarına bakmak. Ve baktığında oldukça çok başarısız olma durumu ile karşı karşıya kaldıklarını göreceksin. Onlar önlerindeki iki seçenekten birini tercih etmişlerdir. Tercihleri ya denemeye devam etmek ya da vazgeçmektir. Her vazgeçiş peşin alınmış bir kaybediştir. Oysa her zaman için bir şans vardır.
  • “Asla yapamam!”, “Hedefime ulaşamayacağım”, “İstediğim okulu kazanamayacağım” sınavda başarısız olacağım” gibi söylemlerin olabilir. Bu şekilde kendini sürekli sabote ediyorsun. Bu söylemler pozitif söylemlerle yer değiştirmediği müddetçe kendine olan inancını kaybedersin. Sonuç tam da “kendini gerçekleştiren kehanet” misali söylemlerini doğrular. Bir döngü misali devam eder ta ki bu döngüden çıkana kadar. Döngünün değişmesine öncelikle durumu fark edip orada yerleştirdiğin negatif inanç kalıplarından kurtulmak ile başlayabilirsin.
  • Hedeflerini bölmek, küçük adımlar atarak küçük küçük hedefler oluşturup yapabildiğini görmek başarma inancını ve güvenini destekler.

MOTİVE OL

“Hiç hata yapmayan bir kişi yeni bir şey deneyemez.” – Albert Einstein

Hey Girl Dergisi, Eylül 2018 sayısında yayınlanmıştır. 

tree-838667_1280-1

Üretmemenin Dayanılmaz Hafifliği…

…ya da, Kopyalamanın Aşırı Çekiciliği… denebilir mi..?

Son günlerde İnsan Kaynakları ve Organizasyonel Gelişim dünyasında neler olduğunu araştırdıkça, ele alınan temaların birbiri ile ne kadar benzer olduğunu biraz merakla, biraz ise şaşkınlıkla fark ediyorum.  “Bu kadar şaşıracak ne var ki?” sorduğunuzu duyar gibiyim… Haklısınız, aslında şaşıracak bir şey yok. Üç aşağı, beş yukarı aynı çevrenin içinde benzer kişiler olarak benzer konuları tartışıyor ve ele alıyoruz. Hal böyle olunca gayet tabi bir kısır döngünün içine girip, aynı yemeği pişirip pişirip birbirimizin önüne getirebiliyoruz.

İşte tam da bazı arkadaşlarımla bu konuyu tartışırken, kendimi geçenlerde şu soruyu düşünürken buldum: “E peki neden? Neden birilerinin ele aldığı bir konuyu daha da ileriye taşıyamıyoruz? Neden temelin üzerine bina inşa etmeyip de, yandaki arsaya yeni bir temel atmaya kalkışıyoruz?”

Bu sorunun cevabını araştırayım derken, neden başkalarını taklit etmeye eğimli olduğumuza dair Michael Yarbrough tarafından ele alınmış bir yazı okudum. Yarbrough’a göre hepimiz sevdiğimiz insanların hareketlerini taklit etme eğilimindeyiz ve bunu bilinçaltında yapıyoruz. Bu davranışımızın adı “Yansıtma” imiş ve psikologlar tarafından uzun zamandır biliniyor ve üzerinde çalışılıyormuş. Kural olarak “yansıtma”, muhatapların iletişimden keyif aldıkları anlamına gelirmiş. Aralarında belli bir düzeyde anlaşma olurmuş. Tartışma konusu her iki insan için de aynı derecede ilginç olurmuş ve ilgi alanlarının karşılandığını bilirlermiş.

Yarbrough’un yazısı tabi ki sadece bu kadarla bitmiyor ve ilginç açıklamalarla devam ediyor. (Merak edip okumak isteyenler için yazının orjinal İngilizce adı “The Surprising Truth About Why We Tend To Imitate Others” – Michael Yarbrough) Ancak ben tabi ki yine de kendimce Yarbrough’un açıklamalarına ek olarak konumuzla ilgili bazı varsayımlarda bulunmak istedim:

Üretmek yerine kopyalamayı tercih edebiliyoruz, çünkü

  • Denenmiş ve kendini ispatlamış, dolayısıyla daha güvenli.
  • Ya ürettiklerimle eleştirilirsem, nasıl cevap veririm?
  • Hazırı varken neden zaman harcayayım ki? Zaman çok değerli.
  • Üretimde benim de payım olacak, dolayısıyla olumsuz eleştiri gelirse herhangi bir bahane sunamayacağım.
  • Ya tamam da, ben şimdi bu konunun daha güzel bir versiyonunu sunacağım. Öbürü zaten pek de iyi değildi…

ve saire ve saire ve saire

Eminim sizlerin de bu listeye ekleyeceği daha çok bahane vardır. Ve diyeceğim o ki, kopyalamaktansa üretelim, geliştirelim, gelişelim, örnek olalım ve yol gösterelim. Çünkü naçizane kendi deneyimimden yola çıkarak biliyorum ki üretmenin ve gelişip geliştirmenin hazzı bambaşka…

Görüşmek üzere ????

– Ebru Ölçer

blog10-800x347

Sen dünkü sen değilsin, ben de dünkü ben değilim

Günlerden bir gün:
Buddha bir ağacın altında öğrencileriyle oturmaktadır. Bir Adam gelir ve yüzüne tükürür. Buddha yüzünü siler ve adama sorar, Başka? Başka NE söylemek istiyorsun? Adam şaşırır, çünkü bir insanın yüzüne tükürülünce Başka? diye sormasını beklememiştir. Böyle bir deneyimi yoktur. Daha önce insanları hep aşağılamıştır ve onlar DA kızarak tepki vermiştir. Ya DA korkudan gülümsemiş ve adama yaranmaya çalışmışlardır. Ama Buddha ikisini de yapmamış, NE öfkelenmiş, NE de korkmuştur. Sadece düz bir şekilde Başka? diye sormuştur.
Ama Buddha nın öğrencileri öfkelenir, tepki verir. En yakın öğrencisi Ananda der ki: Bu çok fazla, buna tahammül edemeyiz.
Buddha konuşur: Sesini çıkartma. O beni kızdırmadı, AMA siz kızdırdınız. O bir yabancı, buralara yeni gelmiş. Benim hakkımda bir şeyler duymuş olmalı; bu Adam tanrı tanımaz, tehlikeli, insanları yoldan çıkarıp yanıltıyor gibi şeyler. Benim hakkımda bir fikir edinmiş. O bana tükürmedi, kendi fikrine tükürdü; beni tanımıyor ki, bana nasıl tükürmüş olabilir? Eğer düşünürseniz, o kendi zihnine tükürdü. Ben onun bir parçası değilim, ve görüyorum ki bu zavallı adamın söyleyecek başka bir şeyi olmalı. Çünkü bu, bir şey söylemenin bir yolu; tükürmek bir şey söylemenin bir yolu. Bazen dilin yetmediğini hissettiğin anlar olur; derin sevgide, yoğun öfkede, nefrette, duada. Dilin yetmediği yoğun anlar olur. O zaman bir şey yapman gerekir. Derin sevgi duyduğunda, birine sarılırsın; NE yaparsın orada? Bir şey söylersin. Çok öfkelendiğinde birine vurursun, tükürürsün, bir şey söylüyorsundur. Bu adamı anlayabiliyorum. Söyleyecek başka bir şeyi daha olmalı. O yüzden Başka? diye sordum.
Adam daha DA çok şaşırır! Ve Buddha öğrencilerine der ki: Siz beni daha çok kızdırdınız, çünkü siz beni tanıyorsunuz, benimle yıllarca yaşadınız, AMA yine de tepki veriyorsunuz.
Şaşıran, kafası karışan Adam evine döner. Bütün gece uyuyamaz. Ertesi sabah geri döner. Buddha nın ayaklarına kapanır. Buddha sorar: Başka? Bu DA sözle söylenemeyeni söylemenin başka bir yolu. Ayaklarıma dokunduğun zaman, sözcüklere sığmayan, sıradan dille anlatılamayan bir şey söylüyorsun. Buddha devam eder: Bak Ananda, bu Adam yine burda, bir şey söylüyor. Çok derin duyguları olan bir Adam bu.
Adam Buddha ya bakar: Dün yaptığım şey için beni affet. Buddha cevap verir: Affetmek MI? Ama ben, dün o hareketi yaptığın Adam değilim ki. Ganj nehri sürekli akıyor, o hiçbir zaman aynı Ganj değil. Her Adam bir nehirdir. Senin tükürdüğün Adam artık burada değil; aynı onun gibi görünüyorum, AMA aynı değilim, bu yirmidört saatte öyle çok şey oldu ki! Nehirden çok su aktı. O yüzden seni affedemem, çünkü sana kızgın değilim.”
Ve sen de yenilendin. Görüyorum ki sen dün gelen Adam değilsin, çünkü o Adam kızgındı. O kızgındı, AMA sen önümde eğilip ayağıma dokunuyorsun, nasıl aynı Adam olabilirsin? Sen o değilsin, o yüzden bunu unutalım. O iki Adam; tüküren Adam ve tükürülen Adam, artık yok. Yakına gel. Başka şeylerden konuşalım.”

blog8

Ne Güzel Bir Hata Yaptın

Geçenlerde Stephen Glenn’den ünlü bir araştırmacı bilim adamı hakkında bir öykü dinledim.Bu bilim adamının tıp konusunda yeni ve çok önemli buluşları olmuştu.Bir gazete muhabiri röportaj yaparken kendisine,ortalama bir insandan nasıl olup da farklı ve yaratıcı bir insan olduğunu sormuş.Kendisini diğerlerinden ayıran özelllik neymiş ?
Bilim adamı bu soruyu “iki yaşındayken annemin yaşattığı deneyim nedeniyle” diye yanıtlamış.Bilim adamı buz dolabından süt şisesini çıkartmaya çalışırken,şise elinden kayıp yere düşmüş ve ortalık süt gölüne dönmüş.
Annesi mutfağa geldiğinde,ona bağırmak,söylenmek ya da onu cezalandırmak yerine : “Robert,ne kadar güzel bir hata yaptın !Daha önce bu kadar güzel bir süt gölü görmemiştim. Evet,olan olmuş.Şimdi birlikte burayı temizlemeden önce biraz yerde süt oynamak ister misin ?” demiş.O da eğilip oynamış yere dökülen sütle.Birkaç dakika sonra annesi “Robert ,bu tür bir şey yaptığında, bunu senin temizlemen ve her şeyi eski haline getirmen gerektiğini biliyor musun ? Bunu nasıl yapmak istersin ? Bir sünger mi kullanalım,yoksa bir havlu ya da bez mi ? Hangisini istersin? ” demiş.Robert süngeri seçmiş ve yere dökülen sütü temizlemişler.
Daha sonra annesi “Biliyor musun, burada yaşadığımız olay senin iki minik elinle bir süt şisesini taşıyamadığın kötü bir deneyimdi.Şimdi arka bahçeye çıkalım ve şiseyi suyla doldurup,senin dolu bir şiseyi düşürmeden taşımanı sağlayalım” demiş. Küçük çocuk şişeyi boğazından iki eliyle tutarsa,düşürmeden taşıyabileceğini öğrenmiş.Yapılan hataların yeni birşeyler öğrenmek için güzel fırsatlar olduğunu anlamış.İşte bilimsel araştırmalardaki deneyler de bu temele dayanır zaten.
Bir deney başarısız olsa bile, o deneyden çok değerli bilgiler elde edilir. 
Jack Canfield

blog7-800x349

Mevlana Şems

Bir gece Şems, Mevlana’yı ararken onu bir havuzun kenarında, derin düşünceler içinde otururken bulmuş. “Ne yapıyorsun?” diye sormuş. Mevlana: “Suyun üzerine yansıyan yıldızları seyrediyorum,” cevabını vermiş. Şems bir an durmuş, sonra da gülerek söyle demiş: “O zaman niye başını kaldırıp, göğe bakmıyorsun?” Gerçekle yüz yüze geldiğimiz zaman, onu kabul edebilecek kadar cesur, taşıyabilecek kadar güçlü müyüz? Aslında bilgi, beraberinde çok büyük bir sorumluluk getiriyor. Yaşamlarına bilerek bilmeyerek dokunduğumuz her insan bizden bir parça taşıyor. Bu da bencilce değil, bilgece yaşamayı gerektiriyor. Bilgeler, kaderi boynu bükük bir tevekülle karşılamadıkları gibi, o çocuksu heyecanlarını detaylara takılarak yitirmezler. Onlar, maskelerin gerisindeki gerçek kimlikleri sezinlerken, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını; ilâhi elin hatasız çizdiği resimdeki paradoksların ne anlama geldiğini bilir, ona göre hareket ederler. Zerafetle, sevinçle ve zevkle… İşte, Tebriz’in eşsiz Güneşi Sems’in, ‘Ayaksız yürü, kanatsız uç’ vecizesinde gizlenen mana bu. Zira gerçegi zihinle değil, aşk’ın her dokunuşuyla, bir çiçek gibi açılan kalbin aklıyla çözmek mümkün. Bir açmaza düştüğünüzde, yeise kapılmadan, kendinizi tüm düşüncelerden, geçmiş, gelecek gailesinden soyutlayarak yüzünüzü göğe kaldırın. Siz, o engin sonsuzluğa ait bir parçasınız. Yıldızlar ölecek, ama ruhunuz yaşayacak. Bırakın, geleceğe gelecek karar versin… Kaynak bilinmiyor00

blog6-800x347

Metrodaki Kemancı

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider. Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar. Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz. Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı… Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi…Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

blog5-800x534-1

Lao Tzu’dan “Gerçek, Yargı ve Gelişim”

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış…Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış
“Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler…
İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş.”Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş…Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.”Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var..” “Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”
Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler…Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.”Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.”O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”
Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler… “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…” “Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”
Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:
“Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”00

blog4-800x347

Kralın Dört Karısı

Bir zamanlar büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış. Kral en çok dördüncü eşini severmiş. Eşinin bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzel eşinin bir gün kendisini terk edeceğinden korktuğu için onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.
Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı iyi ve sabırlı olan eşi kralın ne zaman bir derdi olsa onun yanında bulunur, sorununun çözülmesinde ona yardımcı olurmuş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen kral birinci eşini sevmez, onunla ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yapayalnız kalmaktan çok korktuğu için eşlerinin hangisinin ölümü kendisiyle paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
Kral en çok sevdiği dördüncü eşine ölüm yolculuğunda kendisine eşlik etmek ister mi diye sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bıçak gibi saplanmış. Kısık sesle şöyle söylenmiş bu net yanıt “mümkün değil”
“Yaşamım boyunca seni sevdim. Sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?” sorusuna üçüncü eşi “hayır, yaşamak çok güzel, sen ölünce, ben yeniden evleneceğim” diye yanıtlamış. Kral bir kez daha yıkılmış.
“Her sorunumda her zaman yanımda olan, bana yardım eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?” talebine karşı ikinci eşinden “bu sorunun için hiçbir şey yapamam, olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım” karşılığını almış
Büyük bir düş kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş. “nereye gidersen git seninle olurum, seni takip ederim.” diyormuş birinci eşi.
Kral bu yanıt karşısında çok sevinmiş ve kendi kendine şöyle demiş: “Keşke bir şansım daha olsaydı”.
Yaşamda hepimiz dört eşliyiz. Dördüncü eşimiz vücudumuz. Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.
Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür… Ölür ölmez başkasına yar olacaktır.
İkinci eşimiz ailemiz ve dostlarımızdır. Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bizi gözleri yaşlı olarak bu dünyadan uğurlamak olacaktır.
Birinci eş ise ruhumuzdur. Bir gün bu dünyadan ayrılsak da ruhumuz ismimizi hep gönüllerde bir yıldız gibi parlatacaktır.” (Anonim)00